Bir sokakta yürürken, yan yana duran iki binadan birinin yıkıldığını, diğerinin ayakta kaldığını hiç düşündünüz mü? Aradaki fark depremde değil, o iki binanın nasıl yapıldığındadır. Bu yazıda depreme dayanıklı ev nasıl olur, Türk evi bu soruya ne cevap verir sorularını kaynaklarıyla açıyoruz.
Yirmi yedi yıl önce bu gece
17 Ağustos 1999, saat üçü iki geçe. Marmara kırk beş saniye sallandı. Resmî rakama göre 17.480 kişi öldü; Meclis araştırma komisyonunun raporunda bu sayı 18.373 olarak geçti. Yaklaşık 77 bin bina tamamen yıkıldı, iki yüz binden fazla insan evsiz kaldı.

17 Ağustos 1999, Değirmendere. Yana yatmış betonarme bir apartman. Fotoğraf: NOAA (kamu malı).
Yirmi dört yıl sonra, 6 Şubat 2023'te aynı şeyi bir daha yaşadık. Resmî verilere göre 53.537 kişi öldü, 107.213 kişi yaralandı. Yıkılan bina sayısı 38.901 olarak açıklandı; ağır hasarlı ve yıkık olarak belirlenip acil yıkım kararı verilen bina sayısı 90 bini geçti.
Arada geçen yirmi dört yılda deprem değişmedi. Fay hattı aynı yerde duruyor, aynı enerjiyi biriktiriyor, aynı sıklıkta boşaltıyor. Değişmesi gereken şey deprem değildi. Evdi.
Bizi öldüren şeyin adı
1999'dan sonra yazılan mühendislik raporlarını okuduğunuzda tuhaf bir şey fark edersiniz: yıkım sebepleri arasında "deprem çok büyüktü" cümlesi yoktur. Sayılan sebepler şunlardır.
Yumuşak kat. Zemin katın dükkân yapılması, o katın kolonlarının ve perde duvarlarının kaldırılması. Bina, en çok yük taşıması gereken yerinden zayıflatılır. Deprem geldiğinde üst katlar sağlam kalır, alt kat ezilir.
Denetimsiz beton. Raporlarda geçen tarif açık: bileşiminde kirli dere malzemesi bulunan, döküm sırasında muhtemelen içine su katılmış, kalitesi hiç denetlenmemiş beton. Betonun bakımı yapılmamış, betonarme elemanlar dış etkilerden korunmamış.
Kaçak kat. Ruhsatta üç kat yazan binaya beş kat çıkılması. Hatta betonarme bir yapının üstüne yığma kat eklenmesi. Yapı, hesabında olmayan bir ağırlığı taşımaya zorlanır.
Yanlış zemin. Alüvyon ve dolgu zemine kontrolsüz yapılaşma. 1999'da sıvılaşma ve oturma problemleri birçok yıkımın doğrudan sebebi olarak kayda geçti.

1999, İzmit yakınında bir fabrika. Kolonun dibindeki beton dağılmış, içindeki demir ortada kalmış. Raporlara geçen “denetimsiz beton” ifadesi tam olarak budur. Fotoğraf: NOAA.
Bu dördünün hiçbiri jeolojiyle ilgili değil. Dördü de bir insanın verdiği karar. Birileri o kolonu kesti, birileri o betona su kattı, birileri o katı çıktı, birileri o ruhsatı imzaladı. Deprem bir doğa olayıdır; yıkım bir tercihtir.
Peki Türk evi ne diyor?
Depreme dayanıklı ev, hafif kurulan, az katlı ve zemine doğru bağlanmış evdir. Türk evinin ahşap çatkısı bu üç şartı yüzyıllar önce sağlıyordu; bugünkü çalışmalar da bunu koşula bağlayarak doğruluyor.
Bu konuda kolay konuşmak mümkündür; doğru konuşmak zordur. Dürüst cevap, son yıllarda yapılan çalışmalarda duruyor.

Ahşap çatkı iskeleti; dikmeler, çaprazlar ve yatay bağlantılar açıkça görünüyor".
Yazıda anlatılan koşul tam olarak bu: sağlam bir yığma zemin kat ve ona düzgün bağlanmış ahşap iskelet.
Türk evinin depremle ilişkisi üzerine son yıllarda ciddi çalışmalar yapıldı. Geleneksel ahşap çatkılı yapılar üzerinde tersinir çevrimsel çerçeve deneyleri yürütüldü, malzeme testleri yapıldı; sonuçlar Bulletin of Earthquake Engineering ve Journal of Architectural Conservation gibi hakemli dergilerde yayımlandı.
Bu çalışmaların bildirdiği şey şu: geleneksel ahşap çatkı, yüksek enerji sönümleme kabiliyetine sahip. Bunun sebebi büyük ölçüde çivili birleşimler — yapı sallandığında bu birleşimler hareket eder, enerjiyi yutar, kırılmak yerine esner. Çatkı arasının dolgulu ya da kaplamalı olması yanal yük dayanımını ve rijitliği belirgin biçimde artırıyor. İlginç bir başka bulgu: kullanılan ahşabın cinsi, davranışta kayda değer bir fark yaratmıyor.
Ama işin can alıcı kısmı sonuçta değil, sonucun koşulunda.
Bu çalışmalar, geleneksel ahşap çatkılı bir evin tasarım depremini tamamen yıkılmadan atlatabileceğini söylüyor — iki şart sağlanırsa. Birincisi, altındaki yığma zemin katın deprem yükünü taşıyacak kadar sağlam olması. İkincisi, ahşap iskeletin o zemin kata düzgün bağlanmış olması. Şartlar sağlanmazsa iddia da düşer.
Yani doğru cümle "Türk evi depreme dayanıklıdır" değil. Doğru cümle şu: Türk evi, doğru kurulduğunda depremle iyi geçinen bir sistemdir. Aradaki fark bir reklam ile bir mühendislik ifadesi arasındaki farktır ve biz ikincisini tercih ediyoruz.
Bu arada şuna da dikkat edin: aynı şart betonarme için de geçerlidir. Doğru kurulmuş betonarme de ayakta kalır. 1999'da ve 2023'te yıkılanların ortak özelliği betonarme olmaları değil, doğru kurulmamış olmalarıydı. Mesele malzeme kavgası değil.
Ağırlık meselesi
Depremin bir yapıya bindirdiği kuvvet, o yapının kütlesiyle doğru orantılıdır. Ağır bina, depremde kendi ağırlığıyla dövülür.
Depremin bir yapıya bindirdiği kuvvet, o yapının kütlesiyle doğrudan ilişkilidir. Basit fizik: aynı ivme, daha büyük kütleye daha büyük kuvvet uygular. Ağır bina, depremde kendi ağırlığıyla dövülür.

Yığma duvarda ahşap hatıl kuşağı, taşı bir arada tutan ve sarsıntıyı bölen ögedir.
Ahşap karkas bir duvarla betonarme bir yapıyı yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan fark budur. Sistem ve malzemeler, öz ağırlığı üzerinden değerlendirildiğinde ahşap, çelikten kat kat verimli bir taşıyıcıdır. Bir evi hafif kurmak, depreme karşı daha en baştan alınmış bir tedbirdir.
Bu, "beton kötüdür" demek değil. Bu, "gereğinden ağır kurma" demek.
Kat meselesi
Geleneksel Türk evi tek kat, bir buçuk kat ya da iki kattır. Bazen buna çatı arası eklenir. Üç ve daha fazla kat sayısına sahip olanı nadirdir.

Türk evi tek kat, bir buçuk kat ya da iki kattır. Yükseldikçe büyüyen problemi en baştan kurmaz.
Elimizdeki kaynaklara göre iki katlı kurgunun kendi iç mantığı var: alt kat samanlık, ambar, mutfak gibi hizmet mekânlarına; üst kat oturma, yemek, çalışma, yatma gibi yaşam eylemlerine ayrılır. Evin plan şeması üst kata göre kurulur, çünkü asıl yaşanan kat orasıdır.
Bunun deprem tarafındaki sonucu şudur: yükseldikçe büyüyen bir problemi en baştan kurmamış olursunuz. Yatay ivmenin bir yapıda yarattığı devirici etki, yapının yüksekliğiyle birlikte artar. Sekiz katlı bir binanın en üst katındaki salınım ile iki katlı bir evin salınımı aynı şey değildir.
Kaçak kat meselesi de tam burada durur. 1999'da yıkılan binaların bir kısmı, ruhsatındaki kat sayısıyla değil, sonradan eklenenlerle yıkıldı. Türk evinde böyle bir şey olmaz — çünkü ev, kat eklenerek büyütülmek üzere kurulmamıştır. Büyümek isterse yana büyür.
Şehir meselesi — asıl konuştuğumuz şey bu
Depreme dayanıklı ev tek başına yetmez; depreme dayanıklı sokak da gerekir. Enkazın kapattığı dar bir sokakta kurtarma ekibi ilerleyemez.
Şimdiye kadar tek bir evden konuştuk. Ama 1999'da ve 2023'te öldüren şey yalnız binalar değildi.

Sokağın genişliği yapı yüksekliğiyle orantılı olduğunda, deprem sonrasında o sokak açık kalır.
Yoğun bir şehirde deprem olduğunda enkaz sokağa dökülür. Sokak dar ise kapanır. Kapanan sokaktan kurtarma ekibi geçemez, ambulans geçemez, iş makinesi giremez. İlk saatler — kurtarmanın en verimli olduğu saatler — geçiş yolu açmakla harcanır. İnsanların bir çoğu enkaz altında değil, enkaza ulaşılamadığı için ölür.
Bu, tek tek binaların değil, kentsel dokunun ürettiği bir sonuçtur. Ve bu doku bir tercihtir.
Geleneksel Türk şehrinin dokusu sıkışık değildir. Evler bahçeleriyle birlikte kurulur, aralarında boşluk vardır, sokaklar yapıların yüksekliğiyle orantılıdır. Deprem anında bu boşluklar sığınılacak yer olur; deprem sonrasında geçilecek yol olur.
Bugün konuşmamız gereken şey tek bir evin taşıyıcı sistemi değil. Daha yatay, daha az yoğun, boşluğu olan yerleşimler kurmamız gerektiği. Bir ilçeyi on beş katlı bloklarla doldurup depreme hazırlanmış saymak, hazırlanmamaktır.
Apartmanda neden yaşıyoruz?
Dürüst olalım: kimse apartmanı sevdiği için apartmanda oturmuyor.
Apartman bir mimari tercih değil, birçok farklı politik ve bireysel tercihle birlikte özellkle rantın yani bir arsa ekonomisinin sonucudur. Arsa pahalıysa, o arsadan çıkarılacak metrekareyi çoğaltmak isteyen bir hesap vardır. O hesabı yapan kişi çoğu zaman orada oturacak kişi değildir. Ev, oturulacak yer olmaktan çıkıp üretilecek metrekareye dönüşür.
Bunun sonuçlarını yalnız depremde ödemeyiz. Komşuluğun bitmesinde, çocuğun oynayacak yer bulamamasında, yaşlının merdivenden inememesinde, bahçenin hatıra hâline gelmesinde de öderiz. Deprem sadece faturayı bir gecede kesiyor.
Peki ne yapmalı?
Size "gelin Türk evi yapalım, depremde güvende olursunuz" demeyeceğiz. Böyle bir cümle hem eksik olur hem ayıp olur.

Sorulacak soruların cevabı iyi olan bir ev, hangi malzemeden yapılmış olursa olsun iyi bir evdir.
Söylenecek olan şudur: nerede ve nasıl yaşayacağınıza karar verirken, sorulacak soruların sırası önemlidir.
Zemin nedir? Kat kaçtır? Yapı ne kadar ağırdır? Taşıyıcı sistem kim tarafından, hangi denetimle kurulmuştur? Sokak, enkaz döküldüğünde açık kalabilecek genişlikte midir? Bahçe var mıdır, yoksa çıkınca doğrudan yola mı basıyorsunuz?
Bu soruların cevabı iyi olan bir ev, hangi malzemeden yapılmış olursa olsun iyi bir evdir; depreme dayanıklı ev de zaten budur. Türk evinin değeri, bu soruların çoğuna yüzyıllar önce cevap vermiş olmasıdır — yereli tanıyarak, malzemeyi yerinde bularak, gereğinden fazlasını yapmayarak.
Bugün bir yas günü. Yapılacak en anlamlı şey, ölenleri anarken yaşayanların nerede oturduğunu konuşmaktır.
Kaynaklar
Geleneksel ahşap çatkının deprem davranışına dair ifadeler, hakemli dergilerde yayımlanmış deneysel çalışmalara dayanır: Aktaş, Y. D., "Seismic resistance of traditional timber-frame hımış structures in Turkey" ve "Seismic performance evaluation of traditional timber hımış frames", Bulletin of Earthquake Engineering. Can kaybı ve hasar sayıları resmî açıklamalar ile Meclis araştırma komisyonu raporundan alınmıştır. Fotoğraflar: NOAA ve VOA.
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!
